Tarih, yaşananları yazar.
Psikoloji ise yaşananların insanda bıraktığı izi…
Bu nedenle 15 Temmuz’u yalnızca siyasi ya da tarihsel bir olay olarak değerlendirmek eksik kalır. O gece aynı zamanda bir toplumun güven duygusu, dayanıklılığı ve ortak bilinci de sınandı.
Psikolojide güven, insanın en temel ihtiyaçlarından biridir. Güven duygusu zedelendiğinde ilk kaybedilen şey huzur değildir; öngörülebilirliktir. İnsan, yarının bugüne benzeyeceğine inanmak ister. Hayatını bu inanç üzerine kurar. Krizler ise tam da bu zemini sarsar.
Ancak psikolojinin bize söylediği bir gerçek daha var: Her kriz, insanın en zayıf yönünü değil, en güçlü yönünü de ortaya çıkarır.
Kimi zaman cesareti…
Kimi zaman dayanışmayı…
Kimi zaman da aynı kaderi paylaştığını hatırlayan insanların ortak vicdanını…
Toplumları ayakta tutan yalnızca hukuk, ekonomi ya da kurumlar değildir. Bunlar güçlü bir yapının parçalarıdır. Fakat o yapının harcı güvendir. İnsanların birbirine inanmadığı, ortak sorumluluk hissini kaybettiği bir yerde en sağlam sistemler bile kırılgan hâle gelir.
Bu nedenle 15 Temmuz’u değerlendirirken sadece ne yaşandığına değil, yaşananlardan ne öğrenildiğine de bakmak gerekir.
Çünkü geçmiş, yalnızca hatırlanacak bir yer değildir. Aynı zamanda geleceğe yön veren bir öğretmendir.
Bugün çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras; korku değil güven, öfke değil sağduyu, ayrışma değil birlikte yaşama kültürüdür. Psikolojik olarak güçlü toplumlar, farklılıklarına rağmen ortak değerlerini koruyabilen toplumlardır.
15 Temmuz’da hayatını kaybeden aziz şehitlerimizi rahmetle, kahraman gazilerimizi minnetle anıyorum.
Ve bir psikolog olarak şu düşünceyi paylaşmak istiyorum:
Bir toplumu güçlü yapan, yaşadığı krizler değildir. O krizlerden sonra birbirine güvenmeye devam edebilmesidir.


