Son zamanlarda televizyonu açıyorum, sosyal medyada bir tur atıyorum ya da gündemi şöyle bir yokluyorum: Her yerde öfke. Her yerde şiddet.
Sokakta, okulda, ailede, trafikte, hatta klavye başında…
Biri birini dövüyor, biri birine bağırıyor, biri birini öldürüyor.
Durmadan patlayan bir şeyler var.
Sadece bombalar değil, insanlar da patlıyor.
Peki ama neden bu kadar öfkeliyiz?
Bazen düşünüyorum da, sanki herkes bir “öfke havuzunda” yüzüyor.
Ama bu havuzun suyu bulanık, derin ve içine çeken cinsten.
Üstelik bu öfkenin sadece bireysel değil, toplumsal bir dili de var artık.
Küçük bir kıvılcımda alev alan, şefkate değil güç gösterisine ihtiyaç duyan bir dil.
Psikolog olarak bunu sadece “bireysel kontrolsüzlük”le açıklamak yetmiyor.
Çünkü mesele sadece “kişilik yapısı” ya da “öfke kontrol bozukluğu” değil.
Daha derin, daha sistematik bir şey var bu işin altında.
Şiddet Bir Sonuçtur
Şiddet bir “neden” değil, çoğunlukla bir sonuçtur.
Toplumsal travmaların, ekonomik krizlerin, aile içi iletişimsizliğin, sosyal adaletsizliklerin, bastırılmış duyguların ve çoğu zaman da görülmeyen, duyulmayan, anlaşılmayan bireylerin çığlığıdır.
Ve evet, buna bir de sosyal medyada maruz kaldığımız sahte mutluluklar,
dizilerde romantize edilen şiddet,
ve ekranda sürekli izlediğimiz “birbirine bağırarak güçlü olduğunu kanıtlamaya çalışan” karakterleri de ekleyelim.
Çünkü biz izlediklerimizi içselleştiriyoruz.
Şiddet gündelikleşiyor.
Bağırmak iletişim biçimi oluyor.
Kıskançlık sevginin ölçüsü sanılıyor.
Ve sonra gerçek hayatta da aynı dili konuşmaya başlıyoruz.
“Delirmiş” Bir Toplum Değil, Yorulmuş Bir Toplumuz
Hepimiz her gün bir şeylere sabretmek zorunda kalıyoruz.
Geçim derdi, trafikte kavga, adaletsizlik karşısında çaresizlik, çocuklara ya da yaşlılara destek bulamamak…
Yani aslında çoğumuz birikiyoruz.
Ama konuşamıyoruz.
Çünkü güçlü görünmemiz bekleniyor, çünkü “düşmanlara fırsat vermemeliyiz”, çünkü “hissetmek zayıflıktır” diye öğretiliyoruz.
Üstüne bir de herkesin kusursuz, mutlu, üretken ve estetik göründüğü sosyal medya profilleri var.
İnsan bir yandan borcunu nasıl ödeyeceğini düşünürken, diğer yandan bir başkasının “yine Bali’ye kaçtık, çünkü biz böyleyiz” hikâyelerine bakıyor.
Ve o an, sadece kıskanmıyor.
Yetersiz hissediyor. Eziliyor.
Ve o da birikiyor.
Sonra da ağlamak ayıp, bağırmak “normal” hale geliyor.
Peki Ne Yapacağız?
Öfkenin normal bir duygu olduğunu ama onu nasıl ifade ettiğimizin asıl mesele olduğunu hatırlamak zorundayız.
Çocuklara “öfkeni bastır” değil, “öfkelendiğinde ne yapabileceğini” öğretmemiz gerekiyor.
Evde, okulda, medyada, siyasette…
Yani nerede nefes alınıyorsa, orada duyguların sağlıklı ifade edilmesine alan açmalıyız.
Ve belki en çok da şunu fark etmeliyiz:
Birbirimize iyi gelmeyi unuttuk.
Görmek, duymak, sormak, anlamak…
Bunlar çok kıymetli ama çok ihmal edilen şeyler.
Birbirimizi anlamaya çalışmadan sadece tepki veriyoruz.
Halbuki hepimizin acısı farklı yerden ama sancısı ortak.
Son Söz Yerine
Şiddet haberlerini izlerken sadece “vah vah” demek yetmez.
Kendimize de sormalıyız:
“Ben kendi öfkemi nasıl yaşıyorum?”
Evde, işte, trafikte ne zaman patlıyorum?
Çocuğumun öfkesini nasıl karşılıyorum?
Başkasının öfkesine nasıl tepki veriyorum?
Çünkü bu sorularla yüzleşmeden toplumsal iyileşmeden söz etmek mümkün değil.
Toplumsal şiddet azalsın istiyorsak, önce kendi öfkemizi tanımamız gerek.
Tanımadığımız, konuşmadığımız, anlamadığımız şey eninde sonunda başka bir şekilde karşımıza çıkar.
Ve unutma:
Öfke bulaşıcıdır.
Ama iyi niyet de öyle.


