Bugün size üç ayrı örnek, üç ayrı yaş grubu ve bizzat kendi başımdan geçen hadiseleri anlatacağım. Hep birlikte bu örneklerden yola çıkarak bir çıkarım yapmaya çalışalım.

Bana kalırsa burada bahsedeceğim durumlar oldukça önemli. Adeta bizim içinde bulunduğumuz bunalımların altında yatan nedenlerden biri gibi geliyor bana.

**

Bursa’daydım. Eşim ve baldızımla gitmiştik. Ayıptır söylemesi, süt helvası yiyeceğiz.

Çeşitli dükkanlar yan yana. Süt helvacısı, aynı zamanda pilavcı.

Yanında bir çay ocağı var. Bir yanındaki dükkan neydi hatırlamıyorum.

Hepsinin tabureleri aynı. Benzer tentelerin altında hizmet veriyorlar.

Süt helvası alacağımız yerin önünde yer yok, dolu.

Çay ocağının önü ise boş.

Siparişi verdim 15-16 yaşlarındaki garsona dedim ki; “Kardeşim, ben sizden süt helvasını aldım fakat şu çay ocağının önünde oturacağım. Oradan da çay sipariş ederim. Sizin için bir problem yok değil mi?”

El cevap: “Abi olmaz, oraya veremem. Yasak.”

“Kardeşim ne demek yasak? Oradan da çay içeceğim, senin de yerin yok. Ayakta mı yiyelim?”

“Abi sen patrona sor.”

Sorduk ve servis verebileceğini söyledi.

Oturduk, yedik, afiyet olsun.

**

Eşim yüksek lisanstan mezun oldu. Bu nedenle bir mekandan rezervasyon yaptırdım.

Saatli rezervasyon alıyorlar.

Saat 19:30 ile 22:30 zaman diliminde olan saati seçtim, rezervasyonumuzu yaptık.

Bir diğer randevu saat dilimi 16:30-19:30 arasıydı yanlış hatırlamıyorsam.

İşimiz erken bitti. Bende bir şansımı deneyeyim diyerek restoranı aradım.

Dedim ki; “Biz şu an restorana 20 dakika uzaklıktayız. Şu saate rezervasyon yapmıştık, ancak bu saat dilimine de yetişebiliriz.”

Sesin ucunda 35 yaşlarında bir kadın şunları söylüyor:

“Boş masa için rezervasyon oluşturabilirdik fakat bunu daha önceden bildirmeliydiniz. Şimdi sizi restoranın herhangi bir boş masasına taşıyamam.”

Eyvallah dedik, kendi saatimizi bekledik.

Bu arada bir dipnot: Mekan bir kamu kurumu.

**

Akşam restorandan çıktık. 22:00 ya da 22:30’a kadar rezervasyonumun olduğu Çamlıca Kulesinden 21:30 sıralarında çıkış yaptım.

Otoparka geldiğimde anahtarımın olmadığını fark ettim.

Kapıya ulaştım, güvenlik görevlisi 21:30’dan sonra binaya giriş yapmayacağımızı söylüyor.

Hay hay dedik, haber verildi, bizim anahtarı arıyorlar.

O sırada aklıma kulenin girişine yakın bir yerde cebimden bir şey çıkardığım ve anahtarın orada düşmüş olma ihtimali geldi.

Söyledim güvenlikçiye.

-Giremezsiniz, izin veremeyiz. 21:30’dan sonra binaya girişler yasak. Talimat böyle.

Peki, sorun değil. Birlikte bakalım, ya da siz gidin bakın. Çünkü bu anahtar orada olabilir.

-Hayır, ben burayı terk edemem, içeri de giremem, seni de alamam.

Neden?

-Talimat böyle.

Üstelik konuştuğum güvenlik personelinin dışında kapıda bir personel daha görevli. Hem de silahlı… Ne diyelim?

Hay o talimatı verenin…

Talimatı veren de geldi sonra. Bayağı bir kapıştık, polis memuruymuş.

Buradaki hikayede yaşlar ise 35 ile 50 arasında gidip geliyor.

**

Yaşadığım bu üç hikayenin benim açımdan birbirinden bir farkı yok.

En kötüsü de küçük yaştan itibaren kolaycılığa, risk almamaya, işi başkasına yıkmaya, sorun çözme odaklı olmama yönünde evrilmemiz.

İlk hikayede genç garson, bu sorunu çok rahat kendi başına çözebilirdi.

İkinci hikayede boş bir masaya iki kişi rahatlıkla oturtulabilirdi. Ki zaten yeterli servis personelleri bulunuyor.

Üçüncü hikayede en basiti güvenlik koluma girer, 30-40 metre ileride anahtarın düşmüş olabileceği ihtimali olan bölgeye gider bakar ve dönerdik. Herhalde yaklaşık 1,5 dakika sürerdi.

Fakat kimse risk almadı.

Fakat kimse sorun çözmek istemedi.

Fakat kimse aslında sorunun özüyle ilgilenmedi.

Herkes bir şeyi ezberlemiş, talimatların arkasına sığınarak hayatı zorlaştırıyor.

Bence kamu kurumlarında da özel sektörde de insanları risk alabilecek şekilde yetiştirmeliyiz.

Zaruri durumlarda talimatların esneyebileceğini anlatmalıyız.

Önceliğin talimatların arkasına sığınarak sorunu büyütmenin değil, var olan sorunlara karşı pratik ve zararsız şekilde çözümler üretmenin olduğunu anlatmalıyız.

**

Örneğin bir belediye düşünün. Yardıma muhtaç biri geliyor.

Kurumda bir görevli ona lazım olan evraklar listesini söylüyor.

Zaten yardıma muhtaç adam bir de evrakların peşinde koşuyor, kızgın bir şekilde binadan çıkıyor ve dolap beygiri gibi dolanıyor.

Neden?

Evrak tamamlayacak.

Halbuki belediyenin bir diğer birimi tek tuşla bu evrakların tümünü görebiliyor.

Ne kadar saçma değil mi?

Bizde un var, şeker var. Hatta muhteşem olduğunu düşündüğümüz eleklerimiz var.

Aslında usta da var.

Ama helvanın başında ustalar yok.

Çırak bile olamayacak insanlara sorumluluk yükleyince, o sorumluluk ağır geliyor, taşıyamıyor, insanlar robotlaşıyor.

Sizin de çeşitli yerlerde, özel sektörde, kamuda falan karşınıza çıkmıştır.

Bir iş ortaya çıkaracaksınız.

Birileri sürekli size o işin neden yapılamayacağını anlatıyor.

Ama bu işin yapılması lazım.

Millet aç, bu helvayı artık kavurmak lazım.

“Hırsızlık için CHP”

Hatırlıyorum, İzmit Belediye Başkanı Fatma Kaplan Hürriyet tüm AK Partilileri kapsayacak şekilde, “Hırsız” yakıştırması yapmasına kentten çok büyük tepki gelmişti.

Çünkü meselenin özü; ortada bir hırsız varsa, hırsızlık organizasyonu varsa bu o namussuzluğu, o şerefsizliği yapanlarla ilgili bir durum.

Siz bir kurumsalı, gönül bağı olan yapıları, “Hırsız” olarak yaftalarsanız; bu hadise karşı tarafı yaralar.

AK Partili olup da çalanlar var.

AK Partililerin tamamına hırsız demek olacak iş mi?

CHP içinde de dehşet bir şekilde çalanlar varmış, görüyoruz.

Fakat bu hadisenin tüm CHP’lileri hırsız yapmadığını söylemeye gerek yok sanırım.

AK Parti Genel Merkezinin Tanıtım Medya Başkanlığının zaten tam olarak ne iş yaptığını ben bilmiyorum.

Aylardır iklim yasası tartışması var, bir tane reaksiyon almıyorlar.

Önleme çalışması, konuyu aktarma gayreti içinde olmuyorlar.

Şimdi de bu, “Hırsızlık için CHP” söylemi.

Bana kalırsa bir iletişim kazası.

Bir de bu slogana bir sürü milletvekilini, siyasiyi, insanları dahil edildi.

Yapmayın gözünüzü seveyim.

Bunca hadise yaşanmış yakın dönemde, aklınıza gelen, “Hırsızlık için CHP” mi?

Daha yaratıcı, kitleleri bloklaştırmayan, gerçeği de gizlemeyen bir dil benimsenmesi inanıyorum ki daha faydalı olacaktır.

Zaten yaşadıkları neticesiyle öfkeli olan karşı mahalleye, “Bak hepimize hırsız diyorlar” dedirtmemek lazım.

İpucu

Her toplumda eli öpülecek insanlara ihtiyaç vardır. Liyakat sahibi, toplumun geleceği için emek vermiş saygıdeğer insanları “eli öpülecek” insan olarak gören toplumlardan olduğumuzu düşünüyorum.

Doğan Cüceloğlu