Geçenlerde elime Nizâmü’l-Mülk’ün Siyasetnâme kitabı geçti. Nizâmü’l-Mülk, Büyük Selçuklu Devleti’nin veziriydi ve 11. yüzyılda devlet yönetimi, adalet ve toplumsal düzen üzerine kapsamlı öğütler kaleme almıştı. Kitabını okudukça fark ettim ki, bin yıl önce yazılmış bu sözler sanki bugüne söylenmiş gibi taze ve anlamlı.

Mesela Nizâmü’l-Mülk şöyle diyor:

“Her iş ehline verilmeli, liyakatsiz kişiye iş teslim edilmemelidir.”

Düşünün, küçük bir işletmede bile bu kural geçerli. Lokantada ustanın yanına işini bilmeyen birini koysanız yemek yanar, müşteri kaçar. Arabanızı tamir ettirirken ustanın eli yatkın değilse motoru daha beter bozabilir. Devlet gibi koca bir yapıda işin ehline verilmemesi ise çok daha büyük sonuçlar doğurur. Bin yıl önce yazılmış bu satır, bugün hâlâ kulağımızda çınlıyor.

Bir başka yerde diyor ki:

“Adalet, devletin direğidir. Adaletin olmadığı yerde halk huzur bulmaz.”

Adalet sadece mahkemelerde alınan kararlarla ilgili değil. Pazarda domates alırken terazinin doğru tartmasından tutun, okulda öğrencilerin eşit muamele görmesine kadar hayatın her yerinde kendini gösteriyor. Gençler için de aynı: Bir genç haksızlığa uğradığında ya da yeteneği fark edilmediğinde motivasyonu kırılıyor. Nizâmü’l-Mülk’ün uyarısı, gençlerin hakkını korumanın ve onları doğru yönlendirmenin ne kadar önemli olduğunu da hatırlatıyor.

İstişare konusuna değinirken şöyle diyor:

“Sultan, kendi aklına güvenip tek başına karar vermemeli; akıllı vezirlerle danışmalıdır.”

Bugün bu sözün karşılığı “ortak akıl”. Evde tek kişi her şeye karar verirse huzur olmaz, iş yerinde patron çalışanları dinlemezse iş büyümez. Gençlerin fikirlerini dinlemek, onları karar süreçlerine katmak da aynı mantık. Çünkü gençler yeni fikirler, enerjiler ve farklı bakış açıları getiriyor; dinlenmediklerinde kendilerini dışlanmış hissediyorlar.

Ve en çarpıcı uyarısı zulüm ve adaletsizlik üzerine:

“Haksızlık ve zulüm uzun süre devam ederse, toplumun gönlü kırılır; bu gönül kırıklığı hem devleti hem halkı sarsar.”

Bugün baktığımızda bu söz, yalnızca gençler için değil, toplumun tüm değerleri için geçerli. Toplumsal adaletin zedelendiği, hakkaniyetin göz ardı edildiği, insanların güven duygusunun sarsıldığı yerlerde huzur kayboluyor; ortak değerler zayıflıyor. Zulüm biriktikçe yalnızca bireyler değil, toplumun ortak vicdanı da yara alıyor.

Kitabı kapattığımda şunu düşündüm: Bin yıl geçti ama insanın temel meseleleri hiç değişmedi. Adalet, liyakat, istişare, haksızlıktan kaçınmak… Bunlar dün de devletin temeliymiş, bugün de öyle. Ve belki de en kritik kesim gençler. Onlara güvenmek, fikirlerini dinlemek ve toplumsal değerleri korumak, sadece onları değil, toplumun tamamını ayakta tutuyor.

Belki de bugün bize düşen, Nizâmü’l-Mülk’ün asırlık nasihatini yeniden hatırlamak:

“Adalet, toplumun nefesidir; nefes kesilirse hayat da tükenir.”