Bugünlerde her şeyin “hız” ve “tüketim” üzerine kurulu olduğu, her değerin hızla dijitalleştiği garip bir çağda yaşıyoruz. Bir tıkla dünyanın öbür ucundaki melodiye ulaşıyor, sosyal medya ekranlarından başka coğrafyaların yaşam tarzlarına konuk oluyoruz. Dünya adeta küçülüp avucumuzun içine sığarken, insan ister istemez sormadan edemiyor: Bu küresel rüzgârın tam ortasında bizi biz yapan, fırtınada savrulmamızı engelleyen o köklü çınar ne durumda? Elbette milli kültürümüzden, yani bizi bir arada tutan o gizli harçtan bahsediyorum.
Pek çoğumuz kültürü; sadece halk oyunları kıyafetleri, eski konakların mimarisi ya da tozlu raflardaki destanlar sanma yanılgısına düşüyoruz. Oysa milli kültür, bir müzede sergilenen cansız nesneler topluluğu değildir. O, soframızdaki ekmeği bölüşme şeklimiz, bir büyüğümüz odaya girdiğinde takındığımız o sessiz saygı ve en zor zamanlarda tek bir yürek olmayı başaran o eşsiz imece ruhumuzdur. Kültür, bir milletin ortak hafızası ve en önemlisi ortak refleksidir. Geçmişten bugüne süzülüp gelen bir yaşam biçimidir.
Bir ağaç kökleri ne kadar derine inerse, dalları da gökyüzüne o kadar güvenle uzanır. Toplumlar da böyledir; milli kültürünü, dilinin inceliklerini ve estetik anlayışını kaybeden milletler, ne yazık ki başka kültürlerin açık birer taklitçisi olmaya mahkûmdur. Kendi türkülerinden kopan, kendi medeniyetinin mimarisine ve sanatına yabancılaşan bir nesil, dünyayı ancak başkasının gözlüğüyle görebilir. Bu yüzden dilimizi, geleneklerimizi ve bizi biz yapan değerleri korumak, geçmişe takılıp kalmak değil, geleceğe doğru sağlam adımlarla yürüyebilmenin tek yoludur.
Milli kültüre sahip çıkmayı dünyadan kopmak ya da çağın gerisinde kalmak olarak yorumlayanlar yanılıyorlar. Aksine, asıl mesele kendi özgün rengini dünya mozaiğine gururla ekleyebilmektir. Mevlana’nın o zarif pergel benzetmesinde olduğu gibi; bir ayağımız sabit kadem bu toprakların, bu kültürün içinde kalırken, diğeriyle tüm dünyayı dolaşabilmeliyiz. Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, bizi kitlelerden ve tek tipleşen yığınlardan ayıracak olan şey, binlerce yıllık süzgeçten geçip gelen o zarif kültürel birikimimizdir.
Nihayetinde kültür bize miras bırakılan bir mal değil, gelecek nesillere devretmemiz gereken kutsal bir emanettir. Ve bu emaneti korumanın yolu, onu sadece süslü cümlelerle anlatmak değil, bizzat hayatın içinde yaşamak ve yaşatmaktır. Kahvemizin kokusunda, bir dost selamında, mimarimizin zarafetinde ve bayram sabahlarımızın neşesinde gizli olan o “biz” duygusuna, bugün her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.







