Kamu işçisinin toplu iş sözleşme görüşmeleri devam ediyor. Hükümet teklifini Türk İş’e iletiyor. Yanlış bilmiyorsam kamu işçilerinin toplu iş sözleşmesine 600 binin üzerinde işçi dahil. Kamu işçisi kapsamı son derece geniş. Hademesinden beden işçisine, kamu bünyesinde süresiz sözleşmeyle çalışan her bir kişi, kamu işçisi.
Aslında öncelikle temel problem burada.
Bugün Türkiye’de sendikaların bile en önemli sloganlarından biri, “Eşit işe, eşit ücret.”
İşlerin eşit olmadığı bir ortamda aynı sözleşmeyi, tüm işçilere dayatmanın bir akıl tutulması olduğunu söylemek, abesle iştigal olmaz herhalde.
**
Bugün Türkiye’nin gözbebeği savunma sanayii. Ben bu ülkenin bir ferdi olarak savunma sanayii alanında elde ettiğimiz kazanımlar nedeniyle çok mutlu ve gururluyum. Devamının katbekat artarak şekilde gelmesini istiyorum. Çünkü bugün dünyada insan haklarıymış, toprak bütünlüğüymüş, milletlerin kendi kaderini tayin etme hakkıymış falan. Hepsi hikaye.
Tek kutuplu dünya düzenine yani Amerika’nın dünya jandarmalığına soyunduğu yıldan bu yana; orman kanunları geçerli. Güçlü zayıfı her fırsatta, namertçe eziyor. Ezmeye de devam ediyor.
Tam da bu nedenle ülkelerin bağımsızlığı, ekonomik refahıyla ölçülmüyor. Ki bana sorsanız ekonomi düzenin büyük ölçekte hayal ürünü olduğunu düşünüyorum. Bunu Bosna’ya gittiğimde net bir şekilde gördüm. Üretim yok, savunma sanayii yok, yol yok, tarım yok, hayvancılık yok, ülke siyasi olarak üçe bölünmüş durumda, yetmiyor ihracatının yüzde 80’ini Türkiye ile yapıyor… Ama gel gör ki, paraları bizden 20 kat değerli. Neye göre? Cevabı yok. Küresel baronlar böyle istedi, bitti gitti.
İşte ülkelerin bağımsızlığı, ekonomiyle ilintili değil, savunma sanayiiyle ilgili.
**
Gel gör ki; kamu işçis toplu sözleşmesi kapsamında değerlemeye alınan donanma işçileri; adeta pespaye ediliyor. Dünyada 250’nin üzerinde ülke var. 12’si denizaltı üretiyor, biri biziz.
Savaş gemisi yapıyoruz, fırkateyn üretiyoruz. Ama işçisine maksimum 40 bin lirayı reva görüyoruz.
Gölcük Tersanesi ve donanmaya ait tersaneler, eski refahından çok uzakta.
İşinden ayrılıp memleketine dönen insanlar var. Neredeyse iki katı ücretine savunma sanayii gibi kritik alanda çalışan iş yerlerine giden çalışanlar var.
Ya biz bu insanları karun gibi zengin edin de demiyoruz.
İşin niteliğine, tehlikesine göre maaş verin diyoruz, hepsi bu.
İş yarıştırmak istemiyorum ama hiçbir bilgi ve birikim gerektirmeyen, ustalık istemeyen işçilerle aynı muameleyi göstermeyin bu insanlara diyoruz.
Çünkü Gölcük Tersanesi ve ülke genelindeki tüm donanma işçileri, katma değer üretiyor.
Biraz cebini düşünüp işi assa, işi geciktirse vatan haini ilan ediliyor oradaki işçi.
Neden? Çünkü deniyor ki; sen savaş gemisini beklettin. Cebini düşündüğün için beklettin.
Grev hakkı zaten yok.
E o zaman?
Bu işçilere gösterilmesi gereken muamele açık ve net. Zaten birçok hakkı elinden alınmış, mesai ücretinden edildi bu işçi. Babam da tersane emeklisi benim, bu nedenle dünün ve bugünün arasındaki farkı çok net görebiliyorum.
Türk Harb İş Sendikası Kocaeli Şube Başkanı Şakir Akçer ve yöneticiler; dün Gölcük Anıtpark’a çadır kurdu. Bu sabah da mesai saatinden önce geniş kapsamlı bir basın açıklaması yaptılar, tüm işçilerle birlikte Gölcük çarşıyı inlettiler.
Kamu işçisi toplu iş sözleşmesinden ayıracaksın, yaptığı işin kıymeti ve ederine göre değer göstereceksin.
Torba yasa muamelesi yapmayacaksın.
İyi maaş vereceksin, hakkını ödeyeceksin.
Siz bakmayın yok 100 bin lira maaş alıyorlar, yok böyle, yok şöyle diyenlere. Aldırmayın, bence bir miktar kıskançlıktan ötürü bu karalama cümlelerini kuruyorlar.
He bu arada… Yan gelip yatanı da def edeceksin fabrikadan. Yok öyle devlete sırtını dayayıp bedavadan maaş almak.
İki kere iki dört, bitti.
Üretim yerli ve milli, maaş Çin malı.
Yazıktır, günahtır.
Döner yerken aldım acı haberi
Ananem, Hatice Beyhan bugün rahmetli oldu.
2016’da dayımın ardından dedemi kaybetmiştik. Ananem de bugün sonsuzluğa göçtü.
Hatırlıyorum; 2001-2002 yılı. Topçular Mahallesi Okçu Sokak’ta oturuyoruz. Hemen alt sokak, Aytaç Sokak’ta da rahmetli dedem ve ananem oturuyor. İki sokağı birbirine bağlayan bayır gibi bir merdiven, hep o güzergahı kullanır, bizimkileri görmeden pek eve çıkmazdım.
Ümit dayımla neredeyse akran sayılırız. Benden 4-5 yaş büyük. Çok iyi anlaşırdık.
Bu nedenle birçok akşam, 50. Yıl Cumhuriyet İlköğretim Okulundan dönerken, servisten Şeref Meydanında inerdim.
Ananem o yıl bir lokantada çalışıyordu. Her akşam kalan döneri eve getiriyor, o et döneri sürekli tüketiyorduk.
Çok sıradan bir öğün olmuştu et döner yemek.
Tüm gün çalışan ananem koyuyordu önümüze yeniden ısıttığı döneri, “Hadi dalın.”
Bazen de tencereyle sütlü kahve kaynatmış oluyor, dönerin ardından sütlü kahve içerek tam bir sosyete gibi hissediyorduk kendimizi. Döner yemişiz, peşine sütlü kahve falan. Sene 2001! Tatlı Hayat dizisi halt etmiş bizim hayatımızın yanında…
**
Bugün ofiste, ayıptır söylemesi Kadıköy Mahallesindeki Tat Döner’den ekmek arası söylemiş, onu yiyordum.
Allah şahit, yoğun bakımda olan ananemi de geçirdim içimden. Bu anılarımızı hatırladım.
Daha ekmeğimi tamamlamamıştım ki, yengem yazdı aile grubumuza.
“Annemi kaybettik.”
Ben ananemle çok vakit geçirdim. Küçükken dedemin bahçede çok oynardım, dayımla kapışırdık. Bazen de rahmetli dedem soğanlı yumurta yapardı. Kesinlikle dönerden güzeldi!
Ölüm, en büyük gerçek. Biz senden razıyız anane, Allah da senden razı olsun, mekanın cennet olsun.
Ruhuna Fatiha…
İpucu
Dert birdir. Sızlanırsan iki olur.
Prof. Dr. Sadettin Ökten


