2024 sona ererken, 2025’in peş peşe gelen kriz yıllarından sonra bir dinlenme molası olmasını umanlar yanıldı. Geride kalan sene bir öncekiler kadar gerilim yüklü ve kriz doluydu. Üstelik 2024’teki Paris Olimpiyatları gibi insanlığa ilham ve umut dağıtan işbirliği örneklerinin pek azını bu yıl görebildik. Gördüklerimiz de unutulacak cinsten değildi. Bu yıl bol bol ışık huzmesi halinde yerleşim yerlerine düşen füze gördük, kayda değer miktarda nükleer tehdit işittik. Basın toplantılarında mevkidaşına karşı kabadayılaşan politikacılar da, canlı yayında siyasi suikasta kurban giden influencerlar da bu yılın bir parçasıydı. Sıklıkla değişen dünya düzenini, yapay zekayı, Amerika’yı ve Çin’i konuştuk. Biz bunları konuşurken gezegen, tarihin en sıcak yıllarından birini geride bıraktı. İnsanlık açlık seviyesinde, silah şirketleri satışlarda yeni rekorlara imza attı. Geride kalan 2025’i tanımlayan 25 olaya sizin için yeniden baktık.
25. Rekor açlık seviyesi
Akut gıda güvensizliği ve çocuklarda yetersiz beslenme, bu yıl üst üste altıncı kez arttı. Küresel açlık rekor seviyeye ulaşırken, bu durum 53 ülke ve bölgede 295 milyondan fazla insanı etkiledi. Yükselen açlığın başlıca nedenleriyse çatışmalar, ekonomik şoklar ve iklim felaketleri.
Çatışmalar, 20 ülkede yaklaşık 140 milyon insanı etkileyerek açlığın başlıca nedeni oldu. Gazze, Güney Sudan, Haiti ve Mali’de gıda güvensizliği “felaket düzeyine” ulaştı. Sudan’da ise kıtlık koşulları resmen doğrulandı.
Enflasyon ve para birimi değer kaybı başta olmak üzere ekonomik şoklar 15 ülkede 59,4 milyon kişiyi gıda krizine sürükledi.

24. Louvre Müzesi’nde 88 milyon euroluk soygun
19 Ekim 2025 sabahı, Paris’teki Louvre Müzesi’nin Galerie d’Apollon bölümünde, hırsızlar müzenin açılmasından yaklaşık yarım saat sonra içeri girdi. Hırsızlar inşaat işçisi kılığına girerek ikinci kattaki pencereden içeri sızdı ve Fransız Kraliyet Mücevherleri’ne ait sekiz değerli parçayı çaldı; hırsızlık toplamda yaklaşık 88 milyon euro değerinde olduğu tahmin ediliyor. Bu soygun, Louvre’da 1998’den bu yana görülen ilk büyük sanat hırsızlığı oldu.
Olay Louvre’un güvenlik altyapısına dair ciddi tartışmalar doğurdu. Kamera ve alarm sistemlerindeki eksiklikler, basit şifre kullanımı gibi zayıf yönler ortaya çıktı ve müze yönetimi ile Fransız yetkililer güvenlik önlemlerini artırma kararı aldı. Hırsızlık, dünya çapında kültürel mirasın korunması ve müzelerin güvenliği konusunda büyük bir uyarı olarak değerlendirildi.
23. New York’ta dünyanın konuştuğu seçim
Yılın son çeyreğinde New York’ta yapılan belediye başkanlığı seçimi uzun süre dünyanın gündemini meşgul etti. Seçimi kazanan şehrin ilk Müslüman, ilk Güney Asyalı ve son yüzyılın en genç belediye başkanı Zohran Momdani’nin yeni yılla birlikte göreve başlaması bekleniyor.
Zafer konuşmasında umudun ve değişimin mümkün olduğunu vurgulayan Mamdani’nin politikaları şehirdeki ekonomik ve sosyal adalet sorunlarına odaklanıyor. Bu sonuç, hem New York’un hem de ulusal Amerikan siyasetinin dinamiklerini etkileme potansiyeli taşıyor. Zira birçok analist, bu zaferi ilişkiler, kimlik siyaseti ve finans merkezli politikaların yeniden değerlendirilmesi açısından önemli bir dönemeç olarak görüyor.
Mamdani’nin zaferi yalnızca bir seçim kazanımı değil, aynı zamanda ABD’de yükselen demokratik sosyalist ve ilerici hareketin sembolik bir başarısı olarak değerlendiriliyor. Kampanyasını yaşam maliyeti, uygun fiyatlı konut, evrensel çocuk bakımı, toplu taşımada erişilebilirlik ve gelir eşitsizliği gibi meseleler üzerine kuran Mamdani, 2026’nın da en çok konuşulan isimlerinden biri olmaya aday.

22. Tayland – Kamboçya çatışması: 100 yılı aşan anlaşmazlık
Bu yıl o çevremizde o kadar çok çatışmaya şahitlik ettik ki, coğrafi ve kültürel olarak uzak olduklarımız gündemin arka sıralarında kaldı.
Bunun bir örneği, temmuzda Kamboçya ile Tayland arasında patlak veren çatışma. Nüfusu 17 milyonun biraz üzerinde olan Kamboçya, nüfusu dört kat daha fazla olan komşusu Tayland’a kıyasla hem demografik hem de askerî açıdan çok daha zayıf. On yıllardır görülen en şiddetli çatışmalar olan Temmuz’daki gerilim, görünürde yüzyılı aşkın bir sınır anlaşmazlığından kaynaklanıyordu. Özellikle iki ülke de, ormanlık Dangrek Dağları’nda yer alan ve sınırı ayıran antik Prasat Ta Muen Thom Tapınağı üzerinde hak iddia ediyor.
Ancak sınırın her iki tarafındaki karmaşık iç siyaset, uzun süredir var olan bu gerilimleri açık çatışmaya dönüştürdü. İlk çatışmalarda onlarca kişi hayatını kaybetti, on binlerce kişi yerinden edildi. ABD Başkanı Donald Trump, çatışmalar durmazsa Kamboçya ve Tayland’la yürütülen ticaret müzakerelerini askıya almakla tehdit ederek devreye girdi. Bunun üzerine taraflar isteksiz de olsa ateşkesi kabul etti. Ancak bu uzlaşma uzun ömürlü olmadı. Çatışmalar bu ayın başlarında Tayland savaş uçaklarının Kamboçya’daki hedefleri bombalamasıyla yeniden tırmandı.

21. Almanya’da yeniden CDU iktidarı
Muhalefette geçirdiği üç buçuk yılın ardından Almanya’nın Hristiyan Demokratları, aşırı sağın keskin yükselişine sahne olan parlamento seçimlerinde en fazla oyu alarak yeniden ülkenin ana iktidar partisi konumuna geldi. Sosyal Demokrat Şansölye Olaf Scholz hükümetinin güvenoyu kaybetmesinin ardından 23 Şubat’ta yapılan erken seçimlerde, yüzde 28,4 oy alan Hristiyan Demokrat blok CDU-CSU birinci sırayı elde etti. Uzun süren müzakerelerin ardından, Hristiyan Demokratlar ile 1945’ten bu yana en kötü sonucunu alarak yüzde 16,3’te kalan Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD) arasında “büyük koalisyon” olarak adlandırılan siyah-kırmızı bir hükümet kurulması konusunda anlaşmaya varıldı. CDU lideri Friedrich Merz şansölye oldu.
Ancak seçimin asıl kazananı, oy oranını 2021’e kıyasla iki katından fazla artırarak yüzde 20,7’ye ulaşan aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) partisi oldu. AfD, 630 sandalyeli Federal Meclis’te rekor sayıda (152) milletvekili kazandı. SPD’nin yanı sıra, önceki hükümet koalisyonunun diğer ortakları da ağır kayıplar yaşadı: Yeşiller yüzde 11,5’e gerilerken, yüzde 4,3 oy alan Liberaller parlamento dışında kaldı.

20. Charlie Kirk suikastı
ABD Başkanı Donald Trump’ın etkili müttefiklerinden, sağcı aktivist Charlie Kirk’ün öldürülmesi, ABD’deki kutuplaşmayı daha da derinleştirirken, siyasi şiddeti kınayan tepkilerin yanı sıra ölümüne yönelik alaycı yorumların da yer aldığı çok sayıda küresel tepkiye yol açtı. Aşırı sağ fikirleri ve çok sayıda tartışmalı görüşü savunmasıyla tanınan, 31 yaşındaki muhafazakâr Kirk, 10 Eylül’de Utah’taki bir üniversite kampüsünde gençlere hitap ederken öldürüldü. Cinayetin faili olarak, annesinin aktardığına göre sol görüşleri benimsemiş ve trans haklarını savunmuş olan 22 yaşındaki Tyler James Robinson gösterildi. Sosyal medya ve üniversite kampüslerini kapsayan turları sayesinde geniş bir takipçi kitlesi edinen Kirk’ün, 2024’te Trump lehine genç seçmenlerin mobilize edilmesinde kilit bir rol oynadığı düşünülüyor. Trump, Kirk’e ölümünden sonra Başkanlık Özgürlük Madalyası verdi ve “soldaki siyasi aşırıcılığa” karşı sert önlemler alınması çağrısında bulundu.

19. Sudan’daki kanlı iç savaş bu yıl da devam etti
“Yeryüzündeki cehennem” ifadesi, Sudan’da neredeyse üç yıldır süren iç savaşı tanımlamak için belki de en uygun söz. Çatışmalar, General Abdulfettah el-Burhan’ın liderliğindeki Sudan Silahlı Kuvvetleri (SAF) ile Muhammed Hamdan “Hemedti” Dagalo’nun başında olduğu Hızlı Destek Güçleri (RSF) arasında yaşanıyor. İki isim Ekim 2021’de bir darbeyle iktidarı ele geçirmiş, ancak daha sonra yolları ayrılmıştı. Taraflardan hiçbiri belirleyici bir üstünlük sağlayabilmiş değil ve çatışmalar birçok cephede sürüyor.
Savaşın insani bedeli ise dehşet verici boyutlara ulaşmış durumda. Yaklaşık 400 bin kişinin hayatını kaybettiği, 12 milyondan fazla insanın ise yerinden edildiği tahmin ediliyor. Ülkenin büyük bir kısmı kıtlıkla karşı karşıya ve insani yardım ihtiyacı mevcut kaynakların çok ötesinde. Çatışmalar özellikle Darfur’daki, SAF’in son kalesi olan El Faşir kentinde son derece vahşiydi. RSF, 18 ay süren kuşatmanın ardından Ekim ayında kenti ele geçirdi. Kent sakinlerinin katledilmesi sonucu ortaya çıkan kan ve cesetler uzaydan dahi görülebiliyordu. İç savaşın arabuluculuk yoluyla sona erdirilmesine dair umutlar zayıf kalmaya devam ederken, ülkenin fiilen bölünmesi ihtimali de giderek güçleniyor.
18. Yapay zeka yarışı kızışıyor
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 2017’de yapay zekâ (YZ) hakkında “bu alanda lider olan, dünyanın da hâkimi olur” demişti. Sonrasında yaşananlar birçok ülkenin de Rus liderle hemfikir olduğunu gösteriyor. 2025’i geride bırakırken ABD ve Çin, dünyadaki iki başlıca yapay zekâ gücü konumunda ve başka hiçbir ülke bu ikiliye yaklaşabilmiş değil.
Çinli DeepSeek şirketi, ocak ayında gelişmiş yapay zekâ uygulamaları için vazgeçilmez olduğu düşünülen ileri seviye Nvidia çiplerini kullanmadan, ABD’nin en iyi yapay zekâ modelleriyle boy ölçüşebilen bir modeli piyasaya sürerek küresel dikkat çekti. Devam eden aylara damgasını vuransa ChatGPT’nin geliştiricisi OpenAI oldu. Şirket trilyon dolara ulaşan yatırımlarla yapay zeka pazarını büyüten başat faktör oldu.

Bu tartışmada gözden kaçan nokta ise yapay zekâ yarışının yalnızca hangi ülkenin en iyi modelleri geliştirdiğiyle ilgili olmadığı; aynı zamanda yapay zekâyı günlük operasyonlara kimin daha iyi entegre ettiğiyle de ilgili olduğu gerçeği. Bu alanda Çin’in avantajlı olabileceği düşünülüyor. Öte yandan eleştirmenler, yapay zekânın ekonomiyi sarsacak büyük bir hayal kırıklığına mı dönüşeceğini, yoksa işleri ortadan kaldıracak ölçekte büyük bir başarı mı olacağını sorguluyor.

17. Vatikan’a yeni Papa
2025 yılında Roma Katolik Kilisesi yeni bir lidere kavuştu: selefi Papa Francis’in izinden gitmesi beklenen Leo XIV. Asıl adı Robert Francis Prevost olan Leo XIV, ABD doğumlu ilk papa olma özelliğini taşıyor. Vatikan’daki görevini 8 Mayıs’ta, Sistine Şapeli’nin bacasından beyaz dumanın yükselmesiyle üstlendi.
Chicago doğumlu, 69 yaşındaki, güleryüzlü ve mütevazı tavırlarıyla tanınan Prevost, Peru’da 20 yıl misyonerlik yapmış ve ılımlı kardinaller arasında görülüyordu. 267. papa olduktan sonra Kilise içindeki muhafazakâr çevrelere yönelik bazı tavizler de verdi. Leo XIV, Paskalya günü 89 yaşında hayatını kaybeden Papa Francis’in ardından seçildi. İlk yurtdışı ziyaretini de Ankara, İstanbul ve İznik’i kapsayan bir turla Türkiye’ye yaptı.

16. Fransa’nın siyasi kriz yılı 2025
Fransa’da 2025, ülkenin 1958’de Beşinci Cumhuriyet’in kurulmasından bu yana karşılaştığı en derin siyasi krizlerden birinin devamına sahne oldu. Fransa, 2024 ortasında yapılan ve üçü de birbirine karşıt olan bloklardan hiçbirinin çoğunluğu elde edemediği bir parlamentonun seçilmesinin ardından siyasi istikrarsızlık dönemine girdi. Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un merkezci ittifakı, sol partilerin oluşturduğu blok ve aşırı sağın yer aldığı bu tabloda, bölünmüş parlamento yapısı ve Fransa’daki koalisyon hükümetlerine yönelik isteksizlik nedeniyle Macron, Eylül 2024’ten bu yana tam dört azınlık hükümeti atadı.
Bunlar arasında en uzun süre görevde kalan hükümet, François Bayrou’nun başbakanlığındaki ikinci hükümet oldu; ancak o da yalnızca dokuz ay dayanabildi. Parlamento, Eylül 2025’te bütçe anlaşmazlığı nedeniyle bu hükümet hakkında gensoru oylaması yaparak hükümeti düşürdü. Bunun üzerine Macron, yakın çalışma arkadaşlarından Sébastien Lecornu’yu yeni başbakan olarak atadı. Ancak Lecornu, aşırı sol ve aşırı sağın kendisini düşürmeye yönelik tehditleri nedeniyle sadece 27 gün sonra, 1958’den bu yana görev süresi en kısa olan hükümet olarak istifa etti. Macron ise dört gün sonra Lecornu’yu yeniden başbakanlığa atadı.

15. Trump, Grönland’ı ABD’ye katmak istiyor
2025 yılında Donald Trump, Grönland’a ilişkin açıklamalarıyla hem müttefiklerini hem de küresel kamuoyunu şaşırtan bir çıkış yaptı. Trump, ABD’nin ulusal güvenliği ve Arktik’te artan jeopolitik rekabeti gerekçe göstererek Grönland’ın “stratejik olarak vazgeçilmez” olduğunu savundu; adanın ABD kontrolüne girmesi fikrini yeniden ve bu kez daha sert bir dille gündeme taşıdı. Trump, Grönland’ın Çin ve Rusya’nın Arktik’teki faaliyetleri karşısında Batı için kritik bir ileri karakol olduğunu öne sürerek, Washington’un bu bölgedeki varlığını artırması gerektiğini söyledi.
Bu açıklamalar, Grönland’ın bağlı olduğu Danimarka ile ilişkilerde ciddi bir diplomatik gerilime yol açtı. Kopenhag yönetimi, Grönland’ın satılık olmadığı yönündeki tutumunu bir kez daha net biçimde vurgularken, Trump’ın söylemleri Avrupa’da “emperyal reflekslerin geri dönüşü” şeklinde yorumlandı. Grönland’daki yerel yönetim de adanın geleceğine yalnızca Grönland halkının karar verebileceğini hatırlatarak Washington’un çıkışına mesafeli yaklaştı.
14. Z Kuşağı isyanları hükümetleri devirdi
2025 yılı, Z kuşağının küresel ölçekte ama yerel dinamiklerle şekillenen isyanlarına sahne oldu. Hayat pahalılığı, barınma krizi, işsizlik, otoriterleşme ve siyasal temsil eksikliği gibi başlıklar ortak zemini oluştururken, her ülkede protestolar farklı tetikleyiciler üzerinden patlak verdi. Ortak payda ise gençlerin mevcut siyasi ve ekonomik düzenin kendilerine “gelecek sunmadığı” yönündeki güçlü hissiyattı.
Yılın geneline bakıldığında Nepal, Fas ve Bulgaristan örnekleri, Z kuşağı isyanlarının tek bir ideolojik çerçeveye sığmadığını; ancak ortak bir kuşak öfkesiyle beslendiğini gösterdi. 2025, gençlerin farklı coğrafyalarda farklı dillerle ama benzer bir mesajla konuştuğu yıl olarak kayda geçti. Bu isyanlar arkasında uzun yıllar hafızalardan silinmeyecek görüntüler bırakırken, Nepal ve Bulgaristan’da hükümetler düştü.

13. Japonya’da ilk kadın başbakan ve Pekin’le artan gerilim
2025, Japan siyasetinde tarihî bir eşiğin aşıldığı yıl olarak kayda geçti: ülke, modern siyasi tarihinde ilk kez bir kadın başbakana kavuştu. Uzun yıllar boyunca erkek egemen yapısıyla eleştirilen Japon siyaseti için bu gelişme yalnızca sembolik değil, aynı zamanda toplumsal dönüşüm tartışmalarını hızlandıran bir kırılma anı oldu. Nüfusun hızla yaşlanması, iş gücü açığı ve kadınların ekonomiye katılımı gibi kronik sorunların gölgesinde gelen bu atama, “cam tavan” tartışmalarını yeniden ülkenin merkezine taşıdı.
Yeni başbakan Sanae Takaiçi, iktidardaki Liberal Demokrat Parti içinden yükselmiş olsa da, göreve gelişi partinin geleneksel çizgisinden kısmi bir kopuş olarak yorumlandı. Kadın istihdamı, doğum oranlarının artırılması, çalışma saatlerinin kısaltılması ve bakım ekonomisinin güçlendirilmesi gibi başlıklar, hem iç kamuoyunda hem de uluslararası çevrelerde yakından izlendi. Destekçileri bu dönemi “gecikmiş ama kaçınılmaz bir normalleşme” olarak tanımlarken, eleştirmenler ise gerçek bir zihniyet değişimi olmadan bunun yalnızca vitrin düzeyinde kalabileceğini savundu.
Takaiçi göreve gelir gelmez Trump yönetimiyle fazlasıyla iyi ilişkiler kuracağı sinyallerini verirken, Çin ile de son yılların en sert gerilime girişti. Yükselen tansiyon 2026’da Pekin-Tokyo hattının yakından izlemeye değer gelişmelere gebe olduğuna işaret ediyor.

12. Jeffrey Epstein belgeleri Washington’ı sarsıyor
2025’te kamuoyuna açıklanan Epstein belgeleri, ABD siyasetinden iş dünyasına, medyadan akademiye uzanan geniş bir güç ağını yeniden tartışmanın merkezine taşıdı. Belgeler, Jeffrey Epstein’ın yıllar boyunca kurduğu ilişkilerin kapsamını, davalar sırasında tutulan ifadeleri, uçuş kayıtlarını ve tanık beyanlarını içeriyor; ancak önemli bir kısmı hâlâ kısmen karartılmış durumda. Açıklanan dosyalar, suçun bireysel olmaktan ziyade sistemsel bir koruma kalkanı altında sürdürüldüğü algısını güçlendirdi.
Belgelerin yarattığı asıl sarsıntı, Trump yönetiminin takındığı tavırla ortaya çıktı. Seçim kampanyası döneminde belgeleri kamuya açma vaadini sık sık tekrarlayan ve bu konuda Demokratları suçlayan Trump, göreve geldikten sonra konuyu ikinci plana atan ve önemsemeyen bir tavır izledi. Nitekim ABD Kongresi’ndeki Demokratlar yılın son bölümünde belgelerin yayınlanması için adım atan taraf oldu.

11. Hindistan-Pakistan çatışması
2025’te Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilim, son yılların en tehlikeli tırmanışlarından birine dönüştü. Keşmir’deki Kontrol Hattı boyunca artan çatışmalar, karşılıklı topçu atışları ve hava sahası ihlalleriyle hızla büyüdü. Yeni Delhi, Pakistan merkezli militan grupları Hindistan hedeflerine yönelik saldırılardan sorumlu tutarken; İslamabad bu suçlamaları reddederek Hindistan’ı Keşmir’de insan hakları ihlalleriyle suçladı. İki nükleer güç arasında yaşanan bu restleşme, Güney Asya’da geniş çaplı bir çatışma ihtimalini yeniden dünya gündemine taşıdı.
Krizin en kritik anı, Hindistan’ın “sınırlı ve hedefli” olarak tanımladığı askeri operasyonlarla Pakistan topraklarındaki bazı hedefleri vurması oldu. Pakistan ise buna sert bir askeri karşılık verdi ve iki taraf da kayıplar yaşadı. Her iki başkentte de milliyetçi söylem hızla yükselirken, kamuoyları liderlikler üzerinde geri adım atmama yönünde baskı kurdu. Diplomatik kanallar tamamen kopmasa da, kriz süresince askeri refleksler siyasi aklın önüne geçti.
Uluslararası toplum, özellikle ABD, Çin ve Körfez ülkeleri, nükleer bir tırmanma riskine karşı yoğun diplomatik baskı uyguladı. Ateşkese dönülmesini sağlayan temaslar, çatışmayı geçici olarak dondursa da temel sorunları çözmedi. 2025 Hindistan-Pakistan çatışması, Keşmir meselesinin hâlâ çözümsüzlüğünü koruduğunu ve iki ülke arasındaki en küçük kıvılcımın bile küresel güvenlik açısından büyük sonuçlar doğurabilecek bir krize dönüşebileceğini bir kez daha gösterdi.

10. Warner Bros’un satışı: Medya yeniden şekilleniyor
2025’in son aylarına damga vuran konulardan biri Amerikan medya devi Warner Bros.’un satışı oldu. Hollywood’daki yapım stüdyolarının yanı sıra bünyesinde CNN ve HBO gibi markaları da barındıran şirket için Netflix ve Paramount satın alma savaşına girdi. Netflix’in 82,7 milyar dolarlık teklifi kabul edilse de, Paramount süreci doğrudan şirket hissedarlarına taşıyarak toplamda 108,4 milyar dolarlık bir teklifi masaya koydu.
Halen devam eden bu süreç Amerikan medyasının yeniden şekillendiği bir süreçte yaşanıyor. Geleneksel yayın organlarına karşı savaş açan Trump yönetiminin bu süreçteki en yakın müttefiklerinden biri teknoloji milyarderi Larry Ellison oldu. Bu yıl Paramount’u ve beraberinde CBS yayın ağını 8 milyar dolara satın alan Ellison, ekimde ise “The Free Press”i 150 milyon dolara devralmış, “İsrail yanlısı duruşu” sebebiyle Bari Weiss’i CBS News’ün baş editörü olarak görevlendirmişti.
Şimdi Ellison’ın sahipliğindeki Paramount’un Warner Bros’u satın alma girişimleri medyadaki çok sesliliğe ilişkin kaygıları körüklerken, diğer aday Netflix’in sinema ve streaming sektöründe tekelleşmesi bir diğer tartışma konusu.
9. ABD ve Avrupa’nın çekişmeli boşanması
2025, Avrupa Birliği ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişkilerde fiili bir “boşanma” sürecinin hızlandığı yıl olarak kayda geçti. Donald Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşüyle birlikte Washington, NATO, ticaret, iklim politikaları ve Ukrayna savaşı gibi başlıklarda Avrupalı müttefikleriyle daha çatışmacı ve tek taraflı bir çizgi izledi. Trump yönetiminin “önce Amerika” yaklaşımı, Avrupa’da ABD’ye stratejik bağımlılığın sürdürülemez olduğu fikrini ana akıma taşıdı.
Bu kopuş en net biçimde güvenlik ve ekonomi alanlarında hissedildi. ABD’nin Ukrayna’ya desteği pazarlık unsuru haline getirmesi ve Avrupa’dan savunma harcamalarını sert biçimde artırmasını talep etmesi, Brüksel’de “stratejik özerklik” söylemini pratik bir zorunluluğa dönüştürdü. Aynı dönemde ticaret cephelerinde de gerilim yükseldi: ABD’nin korumacı adımları, sübvansiyon politikaları ve teknoloji alanındaki kısıtlamaları, Avrupa sanayisini Washington’dan ziyade Çin’le rekabet ekseninde konumlandırmaya başladı.
2025’in genel bilançosunda AB-ABD ilişkileri tamamen kopmuş olmasa da, Soğuk Savaş sonrası dönemin “doğal ittifak” varsayımı ciddi biçimde aşındı.

8. Bir ‘zor zamanlar’ klasiği: Altına hücum
2025, altın ve değerli metaller için uzun süredir görülmeyen ölçekte bir ralli yılı oldu. Küresel jeopolitik gerilimler, ABD-Çin rekabeti, Ukrayna ve Orta Doğu kaynaklı belirsizlikler ile birlikte yüksek kamu borçları, yatırımcıları yeniden “güvenli liman” arayışına itti. Özellikle altın, yalnızca bireysel yatırımcılar için değil, merkez bankaları için de stratejik bir varlık olarak öne çıktı. Gelişmekte olan ülkelerin rezerv çeşitlendirme hamleleri, altına olan yapısal talebi daha da güçlendirdi.
Rallinin arkasındaki en kritik dinamiklerden biri, merkez bankalarının agresif alımlarıydı. Başta China olmak üzere birçok ülke, dolar bağımlılığını azaltma hedefiyle altın rezervlerini artırdı. Faiz indirimlerinin gecikmesi ve ABD tahvillerine yönelik temkinli yaklaşım, altını “faizsiz ama güvenli” bir alternatif haline getirdi. Aynı dönemde gümüş, platin ve paladyum gibi diğer değerli metaller de hem sanayi talebi hem de yatırımcı ilgisiyle yükselişe eşlik etti; özellikle yeşil dönüşüm ve elektrikli araç zinciri, bu metallere olan ilgiyi canlı tuttu.
7. 2025: Suriye’nin ‘sıfır’ yılı
2024 sonunda onlarca yıldır devam eden Esad yönetiminin devrildiği Suriye için bu yıl bir yeniden başlangıç anlamı taşıyordu. Yönetimi devralan Ahmed Şara önce ABD Başkanı Donald Trump’ın onayını aldı, ardından Batı başkentlerinde ağırlanarak meşruiyetini perçinledi. Şam’da Türkiye’nin de desteklediği Şara yönetimi ağırlığını artırırken, ülkenin kuzeyini kontrol eden YPG’nin Suriye ordusuna entegrasyonu ve Akdeniz kıyılarındaki Alevi topluluklara yönelik katliamlar ülkede bu yıl en çok konuşulan konulardan biri oldu.
Çözülemeyen siyasi problemler nedeniyle Suriye için 2025, savaşın tamamen sona ermediği ama “donmuş bir kriz” haline dönüştüğü bir yıl oldu.

6. Çin’in nadir toprak elementleri
Onlarca yıl boyunca Washington, özellikle uluslararası finans alanındaki ekonomik üstünlüğünü dış politika hedeflerini ilerletmek için kullandı. Nisan 2025’te ve ardından ekim ayında ise Pekin, kendi ekonomik avantajlarını da benzer biçimde bir baskı aracı olarak kullanabileceğini gösterdi. Çin’in elindeki koz, çok sayıda sanayi ve askeri uygulama için hayati öneme sahip olan nadir toprak elementlerinden geliyor. Çin, nadir toprak tedarik zincirine hâkim olmak için yıllardır sistemli biçimde çalışıyor; bugün dünya genelindeki nadir toprak madenciliğinin yaklaşık yüzde 60’ını, rafinasyon kapasitesinin ise yüzde 90’ını kontrol ediyor.
ABD ve Avrupa, tedarik zincirlerini çeşitlendirme ve yerli üretim projelerini hızlandırma çağrıları yapsa da, kısa ve orta vadede Çin’e olan bağımlılığı kırmak kolay görünmüyor. 2025, nadir toprak elementlerinin petrol gibi jeopolitik bir silaha dönüştüğü; Çin’in ise bu yeni güç alanını en etkin kullanan aktör olarak öne çıktığı yıl oldu.
5. Ticaret Savaşı
2025, küresel ekonomi için ticaret savaşlarının geri döndüğü değil, artık kalıcılaştığı bir yıl olarak kayda geçti. Donald Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşüyle birlikte ABD, serbest ticaret söylemini fiilen rafa kaldırarak gümrük tarifeleri, sübvansiyonlar ve yaptırımlar üzerinden açık bir ekonomik güç siyaseti izledi. Hedefin merkezinde yine Çin vardı; ancak Avrupa Birliği, Meksika ve Güneydoğu Asya ülkeleri de bu dalgadan payını aldı.
ABD-Çin hattında gerilim yalnızca tarifelerle sınırlı kalmadı. Yarı iletkenler, yapay zekâ, batarya teknolojileri ve nadir toprak elementleri gibi stratejik sektörler, ticaret savaşının yeni cepheleri oldu. Washington, Çin’in teknolojiye erişimini kısıtlamaya çalışırken; Pekin de kritik hammaddeler ve tedarik zincirleri üzerinden karşı hamleler yaptı.

4. Zelenski’nin en uzun günü ve Ukrayna’da barış çabaları
28 Şubat’ta Ukrayna lideri Volodimir Zelenski’nin Beyaz Saray’a yaptığı ziyaret şüphesiz yılın hafızalara kazınan olaylarından biri oldu. Ukrayna’da barış isteyen ABD Başkanı Donald Trump’ın bu yolda attığı ilk adımlardan biri Zelenski’yi kameralar önünde küçük düşürmek oldu.
Göreve gelmeden önce sıklıkla savaşı bir gün içinde bitirebileceğini söyleyen Trump, barış çabalarına bu şekilde başlasa da ilerleyen aylar Ukrayna’da barışa giden yolun oldukça engebeli olduğunu gösterdi.
Rusya yıl boyunca kontrol altında tuttuğu toprakları sadece yüzde 1 oranında artırsa da, Kiev’in kaybettiği siyasi destek Putin yönetimini masada avantajlı bir konuma getirdi. Yılın son çeyreğinde ABD tarafından hazırlanan barış planı, Ukrayna’nın doğusunu ve Kırım’ı Rusya’ya verme niyetini ortaya koydu. Ancak yürütülen görüşmelere karşın Ukrayna’da barış için henüz somut bir çerçeve ortaya konulabilmiş değil.
3. 12 Gün Savaşı
Bazı savaşlar yıllarla, bazıları ise günlerle ölçülür. İsrail ile İran arasında haziran ayında yaşanan çatışma ikinci kategoriye giriyor ve bugün artık On İki Gün Savaşı olarak anılıyor. Bu çatışma aslında yılların birikimiyle ortaya çıktı. İsrail, İran’ın nükleer hedeflerini ve Orta Doğu genelinde İsrail karşıtı milis gruplara verdiği desteği uzun süredir varoluşsal bir tehdit olarak görüyor. 7 Ekim 2023’teki Hamas saldırılarının ardından İsrail, Lübnan, Irak, Suriye ve Yemen’de İran’ın vekil güçlerini hedef aldı. Bu operasyonlar, Tahran’ın İsrail’e yönelik bir saldırıyı caydırmak için kullandığı “Direniş Ekseni”nin etkinliğini büyük ölçüde zayıflattı.
Haziran 2025’te Tel Aviv’in başlattığı operasyon kapsamında İran’ın nükleer ve balistik füze tesisleri, askeri üsleri ve komuta merkezleri hedef alındı; ayrıca siyasetçiler, askeri liderler ve nükleer bilim insanlarına yönelik suikastlar düzenlendi. İran buna karşılık İsrail’e füze ve İHA saldırılarıyla misilleme yaptı.
22 Haziran’da ise ABD, Gece Yarısı Çekici Operasyonu kapsamında B-2 bombardıman uçakları ve Tomahawk füzeleriyle İran’ın nükleer tesislerini vurdu. ABD Başkanı Donald Trump, saldırının İran’ın nükleer programını “tamamen yok ettiğini” iddia etti. Ancak İran’ın, bombalar düşmeden önce zenginleştirilmiş uranyum stoklarını dağıtmış olması muhtemel görünüyor. İsrail ve İran, 24 Haziran’da ateşkes üzerinde anlaştı. Bu anlaşma çatışmaları durdurdu, ancak altta yatan siyasi anlaşmazlıkları çözmeden bıraktı.
Savaş İran’ı, İsrail’in 2025’te saldırdığı ülkeler listesine ekledi: Filistin, İran, Yemen, Suriye, Katar ve Lübnan.

2. Gazze’de soykırım ve kırılgan ateşkes
İki yılı aşkın süredir devam eden kanlı savaşın ardından, Hamas ile İsrail arasında Gazze Şeridi’nde kırılgan bir ateşkes 10 Ekim’de, ABD’nin baskısıyla yürürlüğe girdi. Ancak bölgedeki durum istikrarsızlığını koruyor. Ateşkesin devreye girmesinden bu yana İsrail saldırılarında ölen Filistinlilerin sayısı binlerle ölçülüyor. Ekim 2023’te savaşın başlamasından bu yana ölen Filistinlilerin sayısı ise 69 bini aştı.
Neredeyse yerle bir edilmiş olan Gazze Şeridi’nde yüz binlerce Filistinli son derece zor koşullar altında yaşamaya devam ediyor. Ateşkes, insani yardım sevkiyatlarının artmasına imkân tanımış olsa da, bölgedeki insani kriz tüm ağırlığıyla sürüyor.
Gazze’de 2026’nın konusu ise bölgede oluşturulacak ‘uluslararası istikrar gücü’. Trump yönetiminin barış projesi olarak ortaya attığı güce hangi ülkelerin destek vereceği henüz net değil. Birçok ülkenin Gazze’ye asker yollama konusunda isteksiz olduğu belirtilirken, Türkiye’nin bu güçte yer alma niyetinin İsrail tarafından veto edilmesi görüşmeleri daha da karmaşık hale getiriyor.

1. ABD’de ikinci Donald Trump dönemi
Buraya kadar okuduysanız, okuduklarınızın önemli bir bölümünün nedeni bu madde. 2016-20 döneminde çalkantılı bir başkanlık dönemi geçiren Donald Trump, 2024’teki seçimleri kazanmayı başararak Ocak 2025’te yeniden Beyaz Saray’a döndü.
Donald Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşü, 2025’te küresel siyaseti önemli ölçüde yeniden şekillendirdi; bu değişim ABD’nin kendi içinde de güçlü biçimde hissedildi. Trump, neredeyse tüm ülkelerden yapılan ithalata gümrük tarifelerini artırarak küresel ekonomiyi de sarstı. Avrupa Birliği’ni (AB) kendi açısından elverişsiz bir ticaret anlaşmasına zorladı ve NATO üyesi ülkelerin savunma harcamalarını gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 5’ine çıkarmasını dayattı.
Rusya ile diplomatik ilişkileri yeniden tesis eden Trump, Ukrayna lideri Volodimir Zelenskiy’e karşı ise sert ve aşağılayıcı bir tutum benimsedi; Beyaz Saray’da Zelenskiy’i bağırarak azarladı. Ukrayna’ya desteğin sürmesi karşılığında ülkenin stratejik madenlerine erişim elde etti.
Trump’ın ikinci dönemi, Venezuela’ya yönelik askeri angajmanla da damga vurdu. Bu müdahaleler şimdilik, ABD’ye uyuşturucu kaçırmaya çalıştıkları iddiasıyla onlarca gemiye düzenlenen ve can kayıplarına yol açan saldırılarla sınırlı kaldı. ABD içinde ise Trump, yasa dışı göçmenlere yönelik kitlesel sınır dışı etme operasyonlarını başlattı.Kaynak: Gazete Oksijen
Kaynak: Oksijen









Yorumlar (0)