İnsanın kendisi hakkında en kolay vardığı hüküm, henüz sınanmadığı konularda verdiği hüküm olsa gerek. Çünkü hayat, bize çoğu zaman kim olduğumuzu anlatmaz; kim olduğumuzu zannettiğimizi bozar. İnsan, başına gelmeyen her şey karşısında fazlasıyla cesur, başkasının yaşadığı her acı karşısında fazlasıyla hâkim ve kendi karakteri hakkında fazlasıyla emindir.

“Sana asla böyle yapmazdım.”

Ne kadar kolay söylenir bu cümle. Oysa insanın kendisi hakkında kurduğu en tehlikeli cümlelerden biridir. Çünkü henüz o kapının önüne gelmemiştir. Henüz kaybetmemiş, ihanete uğramamış, çaresiz kalmamış, korkmamış, aç kalmamış, yalnızlaşmamış, güç sahibi olmamış, büyük bir fırsatla karşılaşmamış ya da büyük bir bedel ödememiştir. Kendisini, hayatın sınavlarından muaf sanmaktadır.

Sınanmamışlık, insana çoğu zaman ahlaki bir üstünlük duygusu verir.

Başkasının düştüğü yerde ayağa kalkıp “Ben olsam düşmezdim” demek kolaydır. Başkasının sustuğu yerde “Ben konuşurdum” demek… Başkasının korktuğu yerde “Ben korkmazdım” demek… Başkasının yanlış yaptığı yerde “Ben asla yapmazdım” demek…

Fakat hayatın garip bir adaleti vardır: İnsan en çok, hakkında kesin konuştuğu yerlerden sınanır.

Bir gün insan, küçümsediği bir zaafın içine düşebilir. Kınadığı bir davranışın gerekçesini anlayabilir. “Asla” dediği bir şeyi yaparken bulabilir kendini. Ve o zaman anlar ki insanı insan yapan yalnızca doğruyu bilmek değil, yanlışın kıyısında durduğunda ne yapabildiğidir.

Üstelik mesele sadece hata yapmak değildir. Bazen insanın sınavı, haklı olduğu hâlde nasıl davranacağıdır.

Elinde güç varken adil kalabilecek midir?

Kimse hesap sormazken dürüst olabilecek midir?

İntikam alabilecekken affedebilecek midir?

Kendisine yapılan kötülüğü başkasına yapmadan yoluna devam edebilecek midir?

Bunların hiçbirinin cevabını, sınanmadan kesin olarak bilemeyiz.

Çünkü karakter, sözlerden çok şartların içinde görünür.

İyi günlerde herkes iyi biridir. Bollukta cömert olmak kolaydır. Özgürken sadakatten söz etmek kolaydır. Sağlıklıyken sabrı öğütlemek kolaydır. Güçsüzken adaleti savunmak kolaydır. Asıl mesele, insanın eline güç geçtiğinde ne yaptığıdır. Kaybettiğinde nasıl davrandığıdır. Korktuğunda kim olduğudur. Yalnız kaldığında kendisine ne söylediğidir.

Bu yüzden başkalarının hikâyelerine bakarken biraz daha sessiz olmak gerekir.

Çünkü dışarıdan gördüğümüz şey, çoğu zaman hikâyenin tamamı değildir. İnsanların hangi şartlarda karar verdiğini, hangi korkularla yaşadığını, hangi yaraları taşıdığını, hangi seçenekler arasında sıkıştığını bilemeyiz. Bir davranışı yargılamak kolaydır; o davranışa götüren bütün yolu bilmek neredeyse imkânsızdır.

Bu, kötülüğü mazur görmek değildir. Yanlışı doğru ilan etmek hiç değildir. Sadece insanın kendi kırılganlığını hatırlamasıdır.

Belki de olgunluk, “Ben asla yapmam” cümlesinin yerine “Umarım yapmam” diyebilmektir.

Çünkü tevazu, insanın kendisini kötü görmesi değildir. Kendisine dair hükmünü biraz açık bırakmasıdır. Kendi karanlığının da mümkün olduğunu kabul etmesidir.

İnsan kendisini tanıdığını düşündüğü anda hayat ona yeni bir soru sorar.

Ve bazen cevap vermek için yıllarca kurduğumuz bütün cümleleri bırakmak gerekir.

Sınanmamışlığın kibri, insanın kendisini olduğundan daha iyi sanmasıdır. Tecrübenin bilgeliği ise insanın kendi iyiliğinden bile şüphe edebilmesidir.

Belki bu yüzden en güvenilir insanlar, kendileri hakkında en yüksek perdeden konuşanlar değil; insan olmanın ne kadar zor olduğunu bilenlerdir.

“Ben asla” demekten çekinenler…

Çünkü bilirler:

Hepimiz, henüz sınanmadığımız bir sınavın masumuyuz.