Filistin’de yaşamak, hayatta kalmanın değil, insan olduğunu ispatlamanın mücadelesidir.
Her sabah uyanmak, önce kendini anlatmaya çalışmakla başlar.
“Ben bir çocuğum,” demek…
“Ben bir öğretmenim, bir öğrenciyim, bir gazeteciyim, bir anneyim,” diyebilmek…
Sadece nefes alan bir beden değil, bir hayatın taşıyıcısı olduğunu anlatmakla geçer günler.
Ama dünya çoğu zaman sağırdır.
Bazen bir fotoğraf düşer ekranımıza.
Hiç tanımadığımız bir çocuğun cansız bedenine bakarken içimizde bir yer sızlar.
“Bu uyku olamaz,” deriz.
Oysa uykudan başka bir hâl bilmeli bir çocuk.
Ama sonra bir şey olur, o ince sesi sustururuz. Çünkü bakarsak yanarız.
Ve hayatta kalmak bazen yanmamayı öğrenmektir.
Ama bir annenin gözyaşlarına bakarken içimizden geçen sızı, tek bir güne ait değildir.
O yaşların içinde yılların travması vardır.
Balkonda durduğu için vurulan bir çocuğun hikâyesi, bizde birkaç saniyelik şok yaratır belki.
Ama o annenin zihninde bir ömürlük yankıdır.
Filistin’de büyüyen çocuklar, oyuncaklarını değil; kardeşlerini kaybettikleri için ağlar.
Anneleri ise gözyaşlarını silmeye değil, gözyaşlarını saklamaya alışır.
Çünkü her ağıt, yeni bir ağıtla kesilir.
Evin kapısından girerken sessizlik değil, acı karşılar onları.
O yüzden orada çocuklar çocuk değil; küçük yaşta büyümüş savaş tanıklarıdır.
Bizler için bu görüntüler, ekrandan yayılan bir travma olabilir.
Ama onlar için bu, bir hayat biçimi.
Biz gözümüzü kapatabiliriz. Onlar gözlerini açtığında hâlâ oradalar.
Yangının tam ortasında…
Ve küle dönmeyen ne kaldıysa, onunla yaşamaya çalışıyorlar.
Bir psikolog olarak şunu çok net söyleyebilirim:
Bu, yalnızca fiziksel bir yıkım değil.
Bu, nesiller arası taşınan bir travmanın; sürekli tetikte yaşamanın, duygusal donmanın, güvenin parçalanmasının adıdır.
Çocuklar orada gülmeyi değil, savunmayı öğrenir.
Her tebessüm biraz eksiktir.
Her sessizlik biraz daha derin.
Filistin’de duygular bile suskun büyür.
Çünkü her şeye ağlarsan dayanamazsın.
Ve zamanla insan üzülmemeyi değil, hissedememeyi öğrenir.
İşte o zaman kopar bağlar.
Bir insanın en derin yalnızlığı da orada başlar:
Çığlık atmadan, sessizce, içinden…
Bir kadın olarak izliyorum olanları.
Ve hissediyorum:
Bir annenin gözyaşı sadece kendi evladı için değil, dünyanın sessizliği için de dökülüyor.
Omzunda yalnız kendi acısı yok.
Bizim vicdanlarımızı da taşıyor.
Kendi çocuğunun geleceğini değil; bizim çocuklarımızın neye sessiz kalacağını da düşünüyor.
Bir anne olarak izliyorum.
Evladını balkonda durduğu için kaybetmiş bir annenin sesi kulağımdan gitmiyor.
O feryat, bütün annelerin içine işliyor.
Çünkü annelik, çocuğunun güvende olduğuna inanmakla başlar.
Ama Filistinli bir anne için bu inanç bile lüks.
Orada anne olmak, dua etmek değil; veda ederek uyanmak demek.
Ve insan olarak soruyorum kendime:
Ne zaman bu kadar alıştık acıya?
Ne zaman bir çocuğun cansız bedeni gündelik bir görüntüye dönüştü?
Ve en kötüsü:
Ne zaman unuttuk, bu dünyanın bizim de çocuklarımıza ait olduğunu?
Bu sadece onların yaşadığı bir yıkım değil.
Bu, insanlığın içinden geçtiği büyük bir sınav.
Görmezden gelmenin, alışmanın, susmanın ağır sonuçları var.
O içimizde kıpırdanan suçluluk hissi, empati değil sadece…
Geç kalınmış bir vicdan çırpınışı bu.
İşte bu yüzden yazıyorum.
Bir insan olarak. Bir kadın olarak. Bir anne, bir psikolog olarak.
Çünkü bu artık uzak bir haber değil.
Bu, hepimizin iç dünyasında yankılanan büyük bir sessizlik.
Ve biliyoruz ki, Filistin’de insanlar sadece hayatta kalmaya çalışmıyor…
Onlar her gün, insan olduklarını kanıtlamaya çalışıyorlar.
Şaka değil bu cümleler.
Travmanın coğrafyası yoktur.
Ve bu savaşın hiçbir kazananı yoktur.

Kaleminize sağlık, muhteşem olmuş! Filistin’de yaşamak, bir yaşamdan öte 🌍✊ #Filistin #Yaşam #Kaleminizden