Son günlerde, Atlas isimli genç kardeşimizin, evladımızın bıçaklanarak hayatını kaybetmesi hepimizin yüreğini dağladı. Henüz hayatının başında, umutları ve hayalleriyle aramızdan koparılan Atlas’a Allah’tan rahmet; ailesine ve sevenlerine sabır diliyorum.

Aslında bu acı olay, artık görmezden gelmememiz gereken bir gerçeği bir kez daha yüzümüze çarpıyor. Gençlerimizi kayıp mı ediyoruz?

Özellikle son yıllarda işlenen suçların yaş ortalaması giderek düşüyor. Artık “gençlik hatası” denilerek geçiştirilen olaylar, ağır suç başlıkları altında anılıyor. Peki gençler gerçekten eskisinden daha mı kötü, yoksa biz onları yetiştirmekte mi başarılı olamıyoruz?

Bir gencin suça yönelmesini yalnızca bireysel ahlakla açıklamak büyük bir kolaycılık olur. Çünkü suç çoğu zaman bir sonuçtur; altında ise uzun bir ihmal zinciri yatar.

Aileden başlayan, eğitim sistemiyle derinleşen, ekonomik koşullarla sertleşen ve sosyal çevreyle şekillenen bir süreç…
Ancak bu zincirde en çok ihmal ettiğimiz halkalardan biri, millî ve manevi değerlerimizdir. Değerleri sadece sözle anlatmak yetmez; onları yaşayarak, davranışlarımızla göstermediğimiz sürece gençler için bir anlam ifade etmez.

Adalet, merhamet, sabır, vatan sevgisi, kul hakkı, manevi
değerlerimizin bilinci… Bunlar kitap sayfalarında ya da nutuklarda kalırsa,
sokakta karşılığı olmaz.

Bizler 2200 yıllık köklü bir tarihin mirasçılarıyız. Devlet geleneğiyle, kültürüyle, inancıyla ayakta kalmış bir milletiz. Bu tarih; zulme karşı durmayı, güçlüyken adil olmayı, zayıfı korumayı öğretir. Gençler bu mirası tanımaz, bu aidiyeti hissetmezse; kendini boşlukta, köksüz ve sahipsiz hisseder. Kökü olmayan bir genç ise en sert rüzgârda savrulur.

Bugün birçok genç, daha çocuk yaşta hayata karşı “yenik” hissediyor. Gelecek belirsiz, işsizlik yüksek, emek karşılıksız. Okul, hayata hazırlayan bir kurum olmaktan çok, ezberin ve yarışın merkezi hâline gelmiş durumda. Böyle bir ortamda gençten sabırlı, umutlu ve kurallara bağlı olmasını beklemek ne kadar gerçekçi?
Bir diğer önemli etken de rol modeller. Sosyal medyada “kolay para”, “güç”, “korku salma” gibi kavramlar neredeyse ödüllendiriliyor. Suçlu karakterler popüler, şiddet görünür ve normalleşmiş durumda. Eğer genç; ailesinde, çevresinde ve toplumda ahlaklı, dürüst, sorumluluk sahibi insanları
görmüyorsa, en çok alkış alan yolu seçiyor.


Aile faktörü ise çoğu zaman göz ardı ediliyor. Ekonomik sıkıntılar, ilgisizlik, iletişimsizlik ya da aşırı baskı… Hepsi genci ya görünmez kılıyor ya da patlamaya hazır bir hâle sokuyor. Aidiyet duygusunu evde bulamayan genç, sokakta ya da yanlış gruplarda arıyor.

Elbette hiçbir sebep suçu meşru kılmaz. Ancak sebepleri görmezden gelmek, suçu azaltmaz; sadece çoğaltır. Gençleri yalnızca cezayla terbiye etmeye çalışmak, kırık bir saati tokatlayarak düzeltmeye benzer.

Asıl mesele şu: Biz gençlere nasıl bir dünya bıraktık? Nasıl bir örnek olduk? 2200 yıllık birikimi onlara gerçekten aktarabildik mi, yoksa sadece “eskiden şöyleydik” demekle mi yetindik? Eğer gerçekten daha güvenli, daha adil bir toplum istiyorsak; gençleri kaybetmemek zorundayız.

Onları konuşmanın değil, dinlemenin; yargılamanın değil, anlamanın; nasihat etmenin değil, doğru yaşamayı göstermenin zamanıdır. Millî ve manevi değerlerimizi hem anlatmalı hem de davranışlarımıza dökmeliyiz. Biz eskiden şöyleydik, böyleydik diyerek yargısız infaz yapmamalıyız; onlara gerçek bir rehber olmalıyız. Çünkü kaybedilen her genç, sadece bir birey değil, geleceğimizden kopan bir parçadır.